Toplam Okunma 0

Yolda bir arkadaşımla yürürken söylediği bir şey “Acaba ikinci yazıya nereden başlasam” sorumun yanıtı oldu. Diyelim ki bir hastaneye gittik, bir şikâyetim var, hemen ilk şüpheleri “kilodandır” oluyor. Biraz yaşınız fazlaysa, bu sefer “yaşlılığa bağlı” etiketi konduruluyor. Körseniz örneğin, doktor bademcik ağrınızdan çok gözlerinizin nasıl kör olduğuyla ilgilenebiliyor.

 

İlk yazım sonrası sağolun sizlerden çok güzel yorumlar geldi sosyal medyadan. İki avukatı birbirine karıştırıp dava dosyalarını soranlardan farklı cinsiyetlerde olsa bile iki kişiyi hep karıştıranlara dek bir dolu örnek verdiniz. Biliyorum ki bunlarla o kadar çok karşılaşıyoruz ki çoğunu kanıksadığımız için hatırımıza bile gelmiyor genellikle. İşte bu yazımda sizinle tartışmak istediğim soru da burada: İyi de sürekli kalıp etiketlere maruz kalan, “Her sakallı dedemdir” sözünü bizzat örnekleyen ötekilere ne oluyor? Nasıl karşılıyor bu aynılaştırmayı. Nerede duruyor ya da durmuyor?

 

Otobüse bindiniz ve birisi kolunuzdan tutup “Bak arkadaşların burada” diyerek sizi hiç tanımadığınız bir körün yanına oturttu. Kafeye gittiniz ve görevli diğer bir arkadaşınız çayına dört şeker atıyor diye sizin bardağınıza da dört şeker koyup karıştırdı. Sınıfta öğretmeniniz, diğer bir öğrenciyi hep sözlü yaptığı için sizi de yazılı sınavlara almamaya kalktı. İş yerindeki müdürünüz, daha önce tanıdığı bir çalışanı santralde diye hukukçu olduğunuz halde sizi de santral görevlisi yapmaya çalıştı. Örnekler uzayıp gider. Peki siz ne karşılık veriyorsunuz bu durumlara, tepkiniz ne oluyor? Kabullenme, kaçınma, yokmuş gibi yapma, durumunu gizleme? Hepsi?

 

Maalesef algının tutsaklığı tek taraflı olan bir şey değil. Bir kişi sadece gördüğü, duyduğu bir özelliğe kendini tutsak ederken sizi de zincirlerin içine hapsediyor.  Sizi yalnızca o özelliğinizle değerlendirdiği için karşısında siz de o etiketten kurtulmak için habire zinciri esnetmeye çalışıyorsunuz. Tam “İşte bu sefer başardım” dediğiniz bir an, öyle bir olayla karşılaşıyorsunuz ki sarmal başa dönüyor ve sürüp gidiyor. Yani başkası sizi farklılığınızdan dolayı “öteki” yaparken, sizin yanıtınız “Hayır, farklı değilim aslında” olunca, öteki kalmayacağınızı sanıyorsunuz ama üzgünüm yanılıyorsunuz.

 

Nario-Redmond 2019’da sağlamcılığın neden ve sonuçlarını irdelediği bir kitap yazdı ve oradaki bir bölümü sakatların yaşadıkları ayrımcılığa olan yanıtlarına ayırdı. Kullanılan stratejilerden bir tanesi ve bence en yaygın olanına “sosyal mobilite” dedi. “Sosyal geçişkenlik” de diyebiliriz. Özellikle farklılığınız dışarıdan kolayca belli olmuyorsa veya yeti farkınız kısmiyse; az görme, hafif topallama vs. bu strateji çok daha yaygın. Kişilerdeki eğilim, sakatlığı belli etmeme yönünde. Böylece bakışlardan, önyargıdan ve ayrımcı tutumlardan kurtulacaklarına inanıyorlar. Ama bunun bir bedeli var; çok yoğun bastırılmış duygular, psikolojik tükenme ve tutarsız ruh durumu. Hatta zaman zaman sağlık bile olumsuz etkilenebiliyor.

 

Buna karşın bazı sakatlar ise “sosyal yaratıcılık ve sosyal değişim” stratejilerini kullanıyor. Kısaca, farklı değilmiş gibi yapmak yerine toplumu değiştirmeye çalışmak, farklılığı bizzat sahiplenmek, kimliğin bir parçası haline getirmek. EEEH Dergi satırlarında bunun onlarca örneğine rastlıyorsunuz zaten. Özellikle yeti farkı daha belirginse, kaçınma veya gizleme, daha zorsa bu eğilimin artması olası. Fakat meseleyi yalnızca yeti farkı derecesine indirgemek, bireysel deneyim ve getirileri yok saymak olur ve bu da ciddi bir haksızlık. Sosyal değişim stratejisinin de bir bedeli var elbet; daha kendi kitlesi içinden bile dışlanma tehlikesi, çetin mücadelenin getirdiği yorgunluk ve yalnızlık.

 

Burada her iki grubun da temelde hedeflediği bir şey var esasında, kişilerin algısını sakatlığın dışındaki özelliklere de kaydırarak tutsaklıktan hem kendilerini hem de algılayanı kurtarmak. Kısaca, “Ben sadece körlüğümden, sağırlığımdan ibaret değilim” diyebilmek. Daha fazlası da var; sürekli ispata çalışmak. Yalnız şimdi de hep başkalarına göre bir uğraş çıkıyor karşımıza. Naifçe “Biz daha çok çalışır, daha çok azmedersek algı değişecek” gibi bir inanç motive ediyor bazılarımızı. Sosyal değişim tarafındakiler “Kör, sağır olmasına rağmen başardı” cümlesinin sihrine kapılıyor. Sosyal geçişkenlik tarafındakiler “Hiç kör gibi değilsin, ben senin kör olduğunu unutuyorum” kalıbını başarı hanelerine yazılan bir artı olarak kabulleniyor.

 

Sorun şu, her iki eğilimde de farklılığın aslında bir eksiklik, bir anormallik olduğuna olan belki kimseye açılmamış bir inanç derinlerde bir yerde yönlendiriyor davranışları. Ama sorsanız, “Hayır, ne alaka?” diyecekken size, davranışların dibini kazdıkça sağlamcılığın nasıl kanıksandığını görmeye başlıyorsunuz.

 

Basit bir örnek vereyim size. Bir ara bizim Engelsiz Erişim’de de yoğun bir talep vardı. “Körlere beden dilini öğretelim.” Kör olmayan birinin doğuşundan itibaren sürekli maruz kaldığı için otomatik ve doğal olarak öğrenip yaptığı hareketleri öğrenirsek, örneğin sınıfta ders anlatırken, bir kürsüde konuşurken vs. daha bir anlaşılacağımızı var sayıyor bazı arkadaşlar. Hatta bunun için bir Kemal Özceyhan Semineri bile yaptık. “Beden dili hareketleri” adında Betimleme Kumbarası’nda bir kategori var. Bunlardan pişman değilim, her zaman yeni bilgi, keşfetme, farklılıkları öğrenmek heyecan vericidir ve dağarcığımıza zenginlik katar bence. Ama konuşmamızda, günlük hayatımızda bir total kör olarak bunları kullanıp algıyı değiştireceğimize inanmak biraz naiflik. Tersine, bizim olmayan bir kıyafeti üzerimizde taşımak gibi daha çok dikkat çekme, gereksiz bir hayranlık ve bakışı üzerimize yönlendirme riski var.

 

Aynı şekilde, bazı arkadaşlarımız körlerin mutlaka el yazısını bilmeleri gerektiğini düşünüyor. Böylece Noterlerde, bankalarda vs. adımızı yazabilirmişiz. Yine aynı şeyi söyleyeceğim. Evet, yeni bilgi, yeni beceriler öğrenmek bilgi dağarcığı, yeni alanlar keşfetme açısından güzel. Tıpkı farklı bir yabancı dil öğrenmek gibi. Ama “Bunu mutlaka öğrenmeliyiz, ancak bu şekilde işlemlerimizi yapabiliriz” diyenlere 10 Mayıs’taki noter eylemini bir hatırlatayım. Yani sizin o yazıyı kusursuz yazmanızın karşı tarafta uyandıracağı hayranlık dışında pek bir getirisi yok. İş ayrımcı uygulamalara geldiğinde maalesef algının tutsaklığı devreye giriyor ve isteseniz de istemeseniz de toplamınız yeti farkınızdan ibaret sayılarak ona göre muamele görüyorsunuz.

 

Size belki ilk kez duyacağınız bir kavramdan söz edeyim tam bu noktada “ilham pornosu olmak.” Son dönemlerde anti sağlamcı dünya aktivist ve akademisyenlerinin sıkça yer verdikleri bir kavram. Mesele şu, basit bir günlük etkinliği bile süper hayranlık Uyandırıcı bir şeymiş gibi servis eden haber ve söylemleri bir düşünün. Komik bir Anadolu Ajansı haberi vardı mesela bir defasında. Başlığı şuydu: “Kör Ama Beş Vakit Namazını Bırakmıyor.” Ya da birisi müzisyen ama çalışı sıradan. Yine de yaptığı şey abartılır ve öyle sunulur. Bunu her şey için düşünebilirsiniz. Genelde servis şekli de “Engeline rağmen çalışıyor” gibi bir şey olur. Sizce nedir bu tarz haberlerin amacı? Hakikaten mevcut erişilebilirlik sorunlarını ve eşitsizliği mi vurgulamak, yoksa başkalarını iyi hissettirmek için sizi meze olarak mı kullanmak? Günlük basit, sıradan bir aktiviteyi bile müthiş yücelterek başarı gibi sunduğunda, aslında sağlam insanın onca şeye sahipken daha fazlasını yapabileceğine ilişkin motivasyonunu arttırmak için sizi bir ilham pornosu haline getiriyor genel söylem. “O bile yapıyorsa, sen neden yapamayasın?” Yani aslında bu tarz söylemlerde sizin rolünüz bile olmak. Gerçekte alkışlanan sizin başarınız değil. Yine körlüğünüz, sağırlığınız, bozukluğunuz ve o bozuklukla yaptığınız sıradan işi istisna haline getirerek, sizin üzerinizden başkalarına verilen “İsterseniz yaparsınız” illüzyonu.

 

İlham pornosu olmanın alan yazımına katkı verenlere göre bir başka sakıncası, farklı olanın yalnızca başarısını ortaya koyarak Aslında istenirse her şeyin başarılabileceğini, meselenin tamamen bireysel olduğunu vurgulamak. “Ne var bunda? derseniz, şu var; gerçekten engellemeler nedenli sıkıntı yaşayanlara, “Bakın yeterince istemiyorsunuz demek ki” deyip suçu yine bireye atmak. “İsteyen yapıyor, demek ki sorun sende” demek ve mevcut tüm ayrımcı erişilebilirlik sorunlarını göz ardı etmek.

 

“Eee o zaman öylece durup bir şey yapmayalım mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbet yapalım, elbet sağlamcı düzene meydan okuyalım ama bunu kendimizi başkalarına kanıtlamak için değil, kendi var oluşumuzu anlamak ve daha iyi tanımak için yapalım. Çünkü eğer bunları yaparak kendi yeti farkımızdan kurtulacağımızı, onu aşacağımızı veya başkalarının algılarının artık o farka takılmayacağını sanıyorsak, yaşayacağımız yeni deneyimler fena halde yanıldığımızı bize gösterecek.

 

Özetle dostlar, algının tutsaklığı öyle bir şey ki bir tek algılayanı değil, algılananı da bir sarmalın içine sokuyor. Bu yazıda meseleye algılananlar, ötekileştirilenler açısından bakmaya çalıştım. Öteki olanlar bu tutsaklıktan kurtulmak için iki yanlış yol seçiyor. İlki kanıksanmış sağlamcılık. Kendini şüphesiz eksik olarak görüp aslolan çareyi sağlam gibi davranma, normale öykünme ve kendini maskeleme, gizlemede görüyor. İkinci yanılan grup ise belki gizleyemiyor onu öteki yapan farkını ama “Ben bundan ibaret değilim, daha fazlasıyım” demek için kendini kanıtlama çabasına giriyor. O da özünde yeti farkının onu eksik yaptığına inandığı için insanlara ona rağmen başardığını, onu aştığını gösterme gayretine giriyor. Ama her iki grup da bu kadar yıpranma ve mücadele sonunda öyle bir şey yaşıyor ki her şey sıfırlanıyor. Çünkü hala aslında kendini yalnızca öteki olarak algılayana göre konumlandırıyor. Yaptıkları, tutsaklığı güçlendirmenin ötesine geçemiyor. Kısaca dostlar, tabii ki bizler tek bir özelliğimizden ve yeti farkımızdan ibaret değiliz. Toplamda çok daha fazlasıyız. Ama yok saydığımız özelliğimizi o toplamdan çıkardığımızda da biz “biz” değiliz.  Başkalarının algılarına göre oradan buraya savrulan bir başkası oluruz. Bir şey yaparken farklılıklarımıza rağmen değil, onunla beraber hedefe ulaşabileceğimizi unutmayalım.


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.