Toplam Okunma 0

Yürüyorsunuzdur, birisi öylesine omuzlarınızdan tutar ve sözde sizi yönlendirir. Alışveriş yapmaktasınızdır, kredi kartınızın şifresini girebildiğiniz için “Aferin” derler. Sizinle yüksek sesle konuşurlar, yanınızdaki insana hakkınızda sorular sorarlar…

 

Yaşadığınız bir gün içinde bunların tümüne rastlayabilme olasılığı mevcuttur. Tüm bunlara karşı koyabilmek mümkün müdür? Bunlara rağmen mutlu olabilmek…

 

Her zaman değil ama çoğu zaman, bu gayet olasıdır. Mutluluk bence hep ya da hiç; doğru ya da yanlış; var ya da yok denemeyecek bir kavramdır. Onun için bir tür tuz denebilir. Yemeğe serpilen tuz gibi hayata serpilebilir. Ya da Evin çimentosu gibi binayı sağlamlaştıran şeydir. O da ruhu sağlamlaştırır. Biraz suyla karıp harç yaptığınızda, ertesi gün taş gibi olur. İnsanı ayakta tutar yahu! Mutlu insan dimdik yürür.

 

Tüm bunlarla birlikte, ondan fazla olduğunda düşünmek için dikkatimiz dağılır diye öngörebiliyorum. Böyle bir şey yaşamadığımdan, kesin bir şey söylemem doğru olmaz tabii ama her şey gibi onun fazlası da sakıncalı olsa gerek.

 

Kişisel gelişim kitaplarıyla pompalanan ve birçok insanın katıldığı bir akım, devamlı olumlu olmaktan bahseder. Belki belli bir oranda haklılık payları da vardır ama bence bu onların dedikleri kadar cömertçe pompalandığında düşünme sürecimizin hareketliliğini engelleyebilir.

 

Bir kapının menteşesine çimento döktüğünüzü düşünsenize. Diğer taraftan, bu çimentodan küçük torbalar hâlinde yanımızda taşıyabiliriz. Su her yerde var nasıl olsa… Gördüğümüz çatlaklarımıza bu çimento ve biraz su, yani akıl yürütme biçimiyle harç karıp o çatlaklarımızı yamayıvermek son derece kolay olabilir. Bunu yapmak önce zamanımızı alacaktır ama sonra her şeyde olduğu gibi bu da kolaylaşacaktır.

 

Kızgınlığımızı içimizde tuttuğumuzda çimento tutmadığından, önce bir omuz silkişiyle, bir cümle ya da bir tek sözle içimizdeki havayı dışarıya salıp harcın tutması için alan verdikten sonra bu harca, mutluluğa ihtiyacımızın olduğunu içimizde tekrarlamak, çatlağın yerini belirlemek ve suyu çimentoyla karıştırmak yetecektir.

 

Aşağıya, kendimle yaptığım konuşmaların bazı kısımlarını kopyalamaya çalışacağım:

 

“Şu an çok kızgınım ama gitmem gereken bir yer var, yoluma bir şey olmamış gibi devam etmeliyim. Mutsuzluğum yüzünden adımlarım hızlandı. Yürürken aldığım zevke ne oldu?

 

Bir şey olmamış gibi yapamam ki!

 

Adamın yaptığına bak! Ama cevabımı vermedim mi? Neden hâlâ uzatıyorum?

 

Hayır! Kendime üstten bakmamın bana bir faydası yok ki!

 

Hiç de uzatmıyorum. Ruhumda bir çatlak oluştu ve onu tamir etmem gerekiyor.”

 

Evet… Bazen çatlağı kabul etmek bile tamirat süreci için yetiyor. Bazen de iç sesimle diyaloğumuz uzuyor ve ruhum ikiye bölünüp kendisine akıl vermeye başlıyor.

 

“Gitmen gereken yeri düşünsene. Oraya sağlam gitmelisin. Belki çok güzel bir şey olacak.

 

Hiçbir şey olmasa bile bu şekilde çok yorulacaksın.

 

Bak, çatlak hava sızdırıyor.

 

Adamı boş ver. Kesin patronu her işinde müdahale ediyordur, o da bulaşmak için seni bulmuştur.

 

Tabii ki senin bir suçun yok da bunu bilmenin kime yararı var? Biraz pragmatik düşün be kardeşim.

 

Hem akşam başladığın kitaba devam etmeyecek misin? Boş ver, onu düşün de gel şu harcı yapalım.”

 

Bir inşaat ustasının işinin kolay olduğunu düşündüyseniz, bence tekrar düşünün. Okuduğum ya da bahsini duyduğum hiçbir kişisel gelişim kitabındaki hiçbir çözüm bu kadar uğraştırmıyor. Kişi kendisini ikna ederken bazen o kadar çok zorlanıyor ki anlatamam… Yine de karılan harçla yapılan onarım her şeye değiyor. Bir kere tamamen gerçekçi. İkincisi, insan bazen kendisiyle biraz sohbet etmek için bir tür bahaneye ihtiyaç duyuyor. Bu da insanın kendisiyle birkaç kelam etmesine sebep oluyor işte, fena mı?


Sesli Dinle

Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yok.